:: Press Release 20070501 ::





Hünkar Sibel Görel, Editör
01 Mayıs 2007





































































Bir Gezginin Portresi : Özge Ersu
Turizmci, Gezgin, Gezi Yazarı ve Gezi Danışmanı

Sizi tanıyabilir miyiz?

1965 Samsun doğumluyum. Maarif Koleji, Boğaziçi Üniversitesi derken, turizm ile tanıştım ve bir daha da kopamadım. Ama koltuğumun altında düşürmeden taşımaya çalıştığım birkaç karpuz daha var. Bilişim sektöründe hazırladığım Internet siteleri ve Cd-Rom tasarımları, müzik konusunda da özellikle Blues ve New Age çalışmalarım ve gezi yazarlığı gibi.

Kendimi bildim bileli pilot olmak isterdim. Bu uğurda koleji bıraktım ve 1982 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ni ara sınıftan dördüncülük ile tüm sınavları geçerek kazandım. Normal sağlık incelemeleri sonrasında, ilk kez o sene uygulamaya konan özel bir bel kontrolünde sorunum çıktı ve koleje geri dönmek durumunda kaldım. Sonra da bir daha hiç “şu olmak istiyorum” demedim.

Gerçi lise yıllarında da turizm ile uğraşmaya başlamıştım. Transfer yapardım. Üniversite tercihlerimde de 2-3 yer vardı sadece, biri de Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı idi. Kazandım, girdim. O zaman çok moda olan okul gezileri yapardık, özellikle Bodrum’a.

Yani, birçok başarı öyküsünde olduğu gibi, en alttan başladınız, bugünlere gelene kadar...

1980’lerin başında, Cuma akşamı, Taksim’den kalkan otobüsler ile yola çıkar, Bodrum’a tur götürürdük. Daha doğrusu transfer yapardık. Öğle saatlerinde varır, 1-2 saat dinlenir, dönecek grubu alır ve Pazar günü İstanbul’da olurduk. Yer yokluğundan otobüsün kapı demirlerinde oturur, koridorlarında uyurduk. Daha sonra sektörün farklı dallarında hizmet, acenta deneyimi, Bodrum’da topraktan aldığımız bir 5 yıldızlı oteli hazırlama, pazarlama ve açılış derken, turizm mutfağının hemen her köşesini dolaştım diyebilirim. Ama rehberlik, benim için hep bambaşka bir dünya olmuştur. Geriye bakınca, meslekte dolu dolu 25 yıl geride kalmış demek ki. Otelcilik konusunda Sayın Ferit Volkan’dan, acentacılık konusunda da Hakan Gençer ağabeyimden çok şey öğrendim, bende emekleri çok fazladır.

Neden rehber olmaya karar verdiniz? Sizi cezbeden yanı neydi?

Klasik sorudur : Çok gezen mi çok okuyan mı bilir? Bence çok okuyan, bir kitabın hep aynı sayfasına bakar. Çok gezen ise, bilinçli geziyorsa eğer, o sayfaları tek tek çevirir, özümser, kitabı bitirir ve bir sonrakine başlar. Rehberliğin beni çeken yanı, çok farklı kültürleri görmek, karşılaştırmak, dünya görüşümü genişletmek, kültürümü artırmak için büyük olanaklar sunması idi. Düşünsenize, ortaokul ve lise yıllarını hep hayal etmekle geçiren apolitize bir kuşaktık biz. Yaygın deyimi ile, “Edirne’nin ötesi” bizlere o kadar uzaktı ki. Apartman köşelerinde, birbirimize “şehir efsaneleri” anlatır dururduk...

Ben arkadaşlarımın bilmediklerini onlara anlatmayı, yeni yerler göstermeyi, kısaca öğretmeyi çok severdim. Anne ve babamın da öğretmen / öğretim üyesi olmalarından dolayı, evde bilgi konusunda açlık çekmezdim. Annemin coğrafyacı olması, belki bilinç altımda bana bu dünyayı sevdirmiş olabilir. Şu anda, dünyanın tüm bölgeleri hakkında, hazırlıksız yarım saat makul ve mantıklı bir konferans verebilirim.

Rehberlik yapabilmek için nereye başvurulur, neler istenir?

Üzerine basarak söylüyorum : T.C. Turizm Bakanlığı’ndan kokart alındıktan sonra gerçek anlamda (Türkiye içinde) “profesyonel rehberlik” yapılabilir. Bu belge yoksa, ancak, Türkçe’yi katlettiği için sevmediğim bir sözcük olan “transferman”lik, veya eski dilde dendiği gibi “refakatçilik” yapılır. Yurtdışına gidiyorsanız, “grup lideri”sinizdir.

Burada, Türkiye içinde turistlere rehberlik yapabilme ile yurt dışına grup götürme arasında bir çizgi var. Türkiye’de kokartsız rehberlik faaliyeti kesinlikle yasaktır ve ağır cezaları vardır. Yurt dışına ise, ne yazık ki, işini çok iyi yapan meslektaşlarımı ayrı tutuyorum, “ben becerebilirim diyen” herkes çıkabiliyor. Yurt dışı turlarında kokart aranmaz ama iş çok daha zordur.

Öncelikle, neredeyse anadiliniz gibi akıcı en az bir yabancı diliniz olmalı. Kokart alabilmek için, bizim zamanımızda, Türkçe mülakat, yabancı dilde mülakat, Türkçe ve yabancı dil yazılı ve genel kültür sınavlarına girilirdi. Bu beş sınavı geçebilmek çok zordu. Sonrasında, 6 aylık bir kursa gider, çok değerli hocalardan, arkeologlardan yaklaşık 10-15 ayrı ders alır, her dersten ayrı ayrı sınava girer ve ancak hepsini verdikten sonra, Tüm Türkiye’yi kapsayan iki ayrı geziye katılır, en sonunda da tezimizi verip, kokarta hak kazanırdık. Bir ara, özel kurslar çıktı. Daha sonra, lisans düzeyinde üniversitelerde ilgili bölümler açıldı. Şimdi bu bölümleri üniversite sınavında kazanmak gerekiyor.

Rehberlerin nasıl bir donanıma sahip olması gerekir?

Rehber olabilmek için, önce bu tür bir “yüksek voltajlı” hayat tarzına hazır olmanız gerekir. Bu da, bağımsızlık, her koşula çabucak uyabilme, görsel hafızanın kuvvetli olması, kısacası zeki olmak demektir. Bunun yanısıra, kültürlü ve zevk sahibi olmalı, çocuk ile çocuk, yaşlı ile yaşlı olabilmelisiniz. Objektif olup, tarafsız bir anlatım tutturabilmelisiniz. Ve herşeyden önemlisi, müthiş bir anlatıma sahip olmalısınız. Aynı şeyi defalarca dinlemiş olanlar, sizlere soluksuz kulak verebilmeli. “Eee” demeden, tekrara düşmeden, adeta yaşar gibi anlatmalısınız. Kimse ansiklopedik bilgileri konferans gibi dinlemek istemez. Konuları bağlayabilmeli, daha geniş bir dünya açmalısınız herkese. Bir grubun günlük konsantrasyonu yaklaşık 2,5 saattir. Bu kadar zamanda ne verebilirseniz, o kalır akılda bir süre için. Amatörlüğünüz veya profesyonelliğiniz, bu süreyi azaltır veya artırır.

Görsel hafıza dediniz... Rehberlik için çok mu önemli?

Bellek gerçekten önemli. Ben iki gün önce ne yediğimi hatırlamam ama, şu anda ikişer saatten 150 turistik yabancı şehrin turunu gözü kapalı ezbere yapabilirim. Ama, devamlı olarak antenlerinizi açık tutmalı, güncel gelişmeleri yakalamalısınız. Bunu birikiminizle harmanlamalısınız. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde tur yapıyorsanız, bu ülke tarihinde çok önemli yeri olan 1620 senesinde Avrupa’dan gelen Mayflower gemisini anlatırken, birdenbire II. Osman ve Lehistan seferlerine, ilk Osmanlı - Amerikan ilişkilerine gelemiyorsanız, bu mesleği hiç yapmayın. Tüm bunları da, “herkesin anlayabileceği bir dilde” kendinizi dinlettirerek anlatabilmelisiniz. Unutmayın, grubunuzdaki “Türk – Amerikan İlişkileri Kürsü Başkanı Doçent Doktor” da olabilir, anaokul terk bir gezgin de... Uygun karışımı bulmak ve “doğru damardan” girmek, sizi ayrıcalıklı kılar.

Siz şirketinize seçtiğiniz rehberlerde nelere dikkat edersiniz?

Yetiştirdiğim tür rehber adaylarına aynı sözü söylerim : Bir rehber, sorunsuz ve normal bir günde dahi, farkında olsun veya olmasın, yaklaşık kırk civarında büyük küçük kritik karar verir, içinden. Başarısı, bu verdiği kritik kararların en az %75’inin isabetli ve tutarlı olabilmesine bağlıdır...

Diğer özelliklere gelince : Kesinlikle, gidilen bölgeyi, adetleri bilmeli. İnsan ilişkilerinde deneyimli olmalı. 2 yabancı dili rahatça konuşabilmeli. Acil durumlarda, kriz yönetebilecek kadar soğukkanlı olmalı. En önemlisi, insanları sevmeli ve dürüst davranmalı. Rehberlerimizin çoğunun Arkeoloji, Osmanlı Tarihi ve benzeri bir uzmanlık alanları vardır.

Yurtdışını seçtiniz... Nereleri gezdiniz, kimleri gezdirdiniz?

Türkiye’de çok dolaştım. Ayrıca, aralıklarla olsa da yirmi yıla yaklaşan yurtdışı rehberliğim süresince, değişik hükümetler döneminde T.C. Başbakanlık gezilerinin şef rehberliğinden dünya denizlerindeki gemi turlarına, Türkiye’nin T.O.B.B., D.E.I.K. gibi resmi kurumların ziyaretlerinden büyük şirketlerin operasyonlarına, münferit gezilerden okul turlarına kadar, birçok farklı grup ile dünyayı gezdik. Türk basınının birçok üyesi de benim konuğum olmuştur. Yeri geldi, ilk kez yurtdışına çıkan dostlarımız ile aynı heyecanı paylaştık, yeri geldi, Türkiye’nin en değerli gezginlerinden biri olan Coşkun Aral Ağabeyim ile Vietnam ve benzeri yerlerde butik (özel) gezilere imza attık.

Şu anda, tartışmalı yerler haricinde, Vatikan’ı da dahil edersek, Birleşmiş Milletler’e kayıtlı 193 ülke var. Geçenlerde saydım, gezdiğim ülkeler 150’yi geçmiş. Kuzey Kutbu’na yakın Jukkasjarvi Buz Otel’den, Güney Afrika’nın en ucundaki Ümit Burnu’na, Meksika’dan Avustralya ve Yeni Zelanda’ya, Kenya savanlarından Kanada’nın buzullarına, Chicago Blues’dan Vietnam’ın içlerine, Çin’den Karayip Adaları’na kadar. Hepsi için şükrediyorum bu güzellikleri görebildim diye.

Ama bana en güzeli veya en ilginci hangisi diye sormayın. Hepsinin ayrı bir yeri var. Hangi parmağımı kessem, acır. Önemli olan, şartları en zorlu olan bir ülkeyi bile, tarafsız anlatımımızla güzel kılabilmek...

Yukarıda saydığınız gruplarınız haricinde, perakende sektöründe de oldukça yakından tanınıyorsunuz. Sizi hangi firmaya sorsak, Türkiye’nin hangi ilinde bir yurtdışı gezisi konusu açsak, bir tanıyan çıkıyor. Sektördeki birçok kuruluş ile geziler yapmışsınız. İsim verebilir misiniz?

Herhalde, beraber olamadığımız firmaları saysak, daha az yer tutar... Hemen her şehrin Ticaret ve Sanayi Odası, Ziraat Borsası Başkanları ile birçok gezide beraber olduk. Tüm dünyada düzenlenen fuarlara yaptığımız geziler de ayrı elbette... Şirket bazında aklıma gelen firma isimleri ise, Turkcell, Sony-Ericsson, K.V.K., Genpa, Lexmark, Unilever Holding, Algida, Ülker ve kardeş şirketleri, Gillette, Braun, Pirelli, Borusan, Eczacıbaşı Girişim Pazarlama, Schwarzkopf, Kütahya Seramik, Güral Porselen, Ege Seramik, Elmor A.Ş. – E.C.A., Arzum, Filli Boya, Danone, Pepsi, Fritolay, Tibet Gıda, Perfetti, Pakmaya, Özpak, Herbalife, Tyco Tıbset, Güney Diş, Hedef Ecza Deposu, Kütahya Ecza Deposu, Hayat Kimya, Yataş, İpek Mobilya, Wella, Hobi, Hunca Kozmetik, Kopaş, Aromel, Doğatek, Güçlüler, Beğendik, Karaca, Coats, Jumbo, M-Oil, Azm-ü Sebat, Ülkerspor, Galatasaray Üyeleri Avrupa Maçları, Gaziantep Spor Klubü, Gazanfer Bilge, Notre Dame de Sion Özel Lisesi, Trabzon Anneler Derneği ve unuttuğum için kusura bakmamalarını dilediğim ülkemin diğer büyüklü küçüklü şirketleri...

Şimdiye kadar kaç kişiyi gezdirmişsinizdir?

Bunu sayamazdım işte... Bir bakalım... Turizm’de yirmibeş sene dedik. Haydi aralıklarla yirmi diyelim. Senede otuzbeş turdan, her turda otuz küsür kişden, siz hesaplayın, ne yapar? Ben çok tutumlu davrandım, 20.000 civarında ediyor herhalde... Eh, küçük bir stadyumu doldurmuşuz...

En çok hoşuma giden de, nerede uçağa binsem, bir tanıdıkla karşılaşıyoruz. Dünyanın hemen her ülkesinde kardeşlerim, Türkiye’nin her il ve ilçesinde dostlarım var. Bazen isimleri ilk anda anımsıyamıyorum elbette. Ama bu mesleğin deformasyonlarından biri de, artık herkesin size tanıdık gelmesi... En güzeli, yüzümüzde her zaman selam verip almaya hazır bir gülümseme ile dolaşmak...

Bu gezilerde başınızdan çok değişik olaylar geçmiştir...

Evet ama hepsi neredeyse ayrı bir yazı konusu... Şu an aklıma gelenler, Atatürk’ün manevi oğlu Reşat Ersu’nun (soyadımızın benzerliği sadece tesadüf) 1992 yılında Paris gezimde vefat etmesi, Slovenya’da tüm otobüsçe bir trafik olayı neticesinde alıkonmamız ve tutuklanmamız, eski Yugoslavya iç savaşında yakınlarımıza bombalar düşerken hala o yollarda dolaşabilme cesaretimiz, Indianapolis’te yapılan, ülkemizin de katıldığı Dünya Basketbol Şampiyonası’nda, rezervasyonların azizliği ile Amerika Birleşik Devletleri takımı hariç tüm takımların kaldığı otelde konaklayışımız, yakın tarihte yaptığımız bir delegasyon ziyaretinde, bir Büyükşehir Belediye Başkanı’mızın esrarengiz bir biçimde Roma Havaalanı’nda ortadan kaybolması, Çölün ortasında Mısır’da buz gibi bir havada çamur yağmuruna yakalanmamız, başımıza gelen hırsızlıklar ve benzerleri. Bir kısmı gülünç, bir kısmı çok acı anılar işte...

Bunları ileride kitap olarak yayınlamayı düşünüyor musunuz?

Elbette ama hep ileriye öteleyerek, hiç yapamayacağımdan korktum ve bunları Internet üzerinde yayınlamaya başladım : http://www.ersu.net adresinde bir kısmı var.

Anılarınızı yayınladığınız Bigglook bünyesindeki Biggtravel, aynı zamanda bir turizm portali. Burada başka hizmetleriniz var mı?

Evet. Aynı bölümde, dünyanın her yerinden tüm dünya gezginlerinin sorularını yıllardır yanıtladığım bir soru-yanıt köşesi var. Binlerce soruya binlerce yanıt vermişiz. Bugün Internet üzerinde seyahat araması yapan neredeyse herkesin yolu, yanıtımız o bölge ile ilgili ise, ilk on sıralamada buradan geçiyor. Son aylarda artık sorular sadece “Vize” konusunda yoğunlaşmaya başladığından, pek ilgilen(e)miyorum.

Yaşamınızdaki bir seneyi kesitlere bölsek?


Şu sıralar biraz nefes alıyor, özel turlarımi hazırlıyorum. Ama son 5 seneye bakacak olursak, her uçuşumu ve her günümü not ettiğimden kesinlikle söyleyebiliyorum, yılda yaklaşık 140 uçuş yapıyordum. Neredeyse iki-üç günde bir. Yılın yaklaşık 200 günü otellerde, 70-80 günü İstanbul’da geçerdi. Yaklaşık üç ay da Fransa’daki eşime ve çocuklarıma kalırdı.

“Biz size uçamazsınız demedik, pilot olamazsınız dedik” gibi durumdasınız bu meslekte o zaman...

Uçmaya gelince, evet pilot olamadı isem de, onlar kadar, hatta onlara kanunen izin olmadığı için, onlardan daha fazla uçuyorum diyebilirim. Mesleğe başladığımdan bugüne, tüm uçuş kartlarımı (boarding pass) saklarım, arasıra içlerine gömülür anılara yolculuğa çıkarım.

Geçen sene, bunlardan en ilginç 30 adet uçuşu seçtim ve evimdeki müzik stüdyosu – ofis karışımı salonuma, çok güzel bir paspartu ile çerçeveleyerek astım. Yanına da aynı boyutlarda, dünyanın kaldığım en ilginç ve güzel otellerinin manyetik kartlarını çerçevelettim. Çalışırken başımı kaldırdığımda, hepsi karşımda... Benim hayatım, gözlerimin önünden film şeridi olarak değil, biniş kartları ve manyetik oda anahtarları olarak geçiyor, anlayacağınız...

Bu nedir diye soranlara ne diyorsunuz?

Sünnetçinin, vitrinine “çalar saat” koyduğu fıkrayı anlatıyorum.

En ilginç uçuşlarınızdan birkaç örnek verseniz?

Dünya havacılık tarihine neredeyse bir ilk olarak geçen, bir Boeing 737-800 ile Saraybosna – Mostar arasındaki 70 kilometrelik bir mesafeyi uçmuştuk. Hani neredeyse, kalkmamızla inmemiz bir olmuştu. Geçtiğimiz senelerde de, basında çokça konuşulmuş olan Avustralya – Yeni Zelanda heyet ziyaretinin başında da ben vardım. Bunun haricinde aklımda kalanlar, Kuzey Kutup Dairesi üzerindeki uçuşlarımız ve Kathmandu’dan kalkıp, Annapurna ve Everest zirvelerini gezdiğimiz uçuşlar...

Bu tempo sayesinde mi bu kadar formdasınız?

Form? Benim seçtiğim bir yaşam olduğundan şikayet etmiyorum ama, şeker hastalığı, bel fıtığı ve sebebi belirsiz bir alerji, bana kalan miras... Doktorların, şekerim için önerileri “düzenli yaşam ve uyku, sık öğünler, bol yeşillik” yönünde... Katmandu’da yeşillik biraz zor. Düzenli uykuya gelince : Küba’dan Türkiye’ye aktarmalar ile 16-17 saatte uçup, İstanbul Atatürk Havaalanı’nda bir üst kata çıkıp oradan Hong Kong aktarmalı Avustralya’ya gitmişliğim vardır iki sene önce... Yine, bir Şubat ayında, Kuzey Kutup Dairesi yukarısındaki Jukkasjarvi Buz Otel’de, -35 derecede 5-6 gün kaldıktan sonra, hemen arkasından + 30 derece ile Bangkok’a gittiğimi anımsıyorum da... Yine de iyi dayanmışız... Kimi zaman, gezinin temposundan bir hafta yemek yemeye zaman bulamayız, kimi zaman da günde zorunlu üç yemekli davete katılır veya Gourmet gezilerinde iki aylık gıda stoklarımızı yenileriz.

Yurt dışında, mutlaka herkesin görmesi gerekir, dediğiniz bir yer var mı?

Elbette, önce fırsat buldukça, ülkemizi gezerek başlamalıyız işe. Yurtdışı denince de, bence bir gezide çok yer görmeye çalışıp, kültürleri ve coğrafyaları karıştırmak yerine, düzenli bir plan yapmak daha akıllıca. Ama, sık sık yurtdışı gezi yapma olanağı olmayanlar, elbette “sadece ağızlarına bir parmak bal çalabilmek için”, az gün çok uğraklı programlar seçebilirler.

Her sene bir yurtdışı program yapmak isteyenler ise, yakın çevre ve Avrupa’dan işe başlayabilirler. Örneğin bir haftalık Venedik-Floransa-Roma programlı İtalya, Paris ve Nice ile Fransa veya Avusturya-Prag-Macaristan rotalı bir Orta Avrupa. Bu tür programlara, belki değişik amaçlar için Paris-Londra, Madrid-Lizbon gibi seçenekler de eklenebilir.

Ama, artık görüyorum ki, kimsenin hiçbirşeye vakti yok. Afrikalı yerlilerin dediği gibi, “O kadar hızlı koşuyoruz ki, ruhumuz geride kalıyor”. Eskiden, anımsıyorum da, her sene geleneksel 36 günlük “Akdeniz Sahilleri, Avrupa, İngiltere ve İskandinavya” turları yapardık. 36 gün! Şimdi 5 günden fazlasına tahammül eden az. Yeni moda da “tek şehir”. Örneğin 4-5 günlük Paris, Londra, Barcelona, Prag gibi...

Uzaklar deyince de aklıma, Tayland-Singapur, Güney Afrika, Kenya ve Tanzanya Safarileri, Amerika Birleşik Devletleri’de ya Doğu ya da Batı kıyısı, Brezilya-Arjantin, Avustralya-Yeni Zelanda, Peru-Bolivya geliyor. Buna bir de Akdeniz veya Karayipler’de gemi (cruise) gezilerini ekleyin.

Belki, bir sene yakınlar, bir sene uzaklar güzel bir seçenek olabilir. Ancak yukarıda saydıklarımın büyük bir bölümü tamamlandıktan sonra özel rotalar (Buzkıranlar ile kutuplar, Amazon Deltası, Peru’nun gizemleri) seçilebilir.

Yurtdışını tam tatmadan, gezi kültürünü özümsemeden, aniden zorlu coğrafyalara gitmek bir kültür şoku yaşatabilir acemi gezginlere...

Bu kadar yıldır, Türk konuklarınıza yurtdışında hizmet veriyorsunuz. Türk insanını yurt dışına götürmenin kolaylıkları ve zorlukları nelerdir?

Açık konuşayım, yurtdışına giden konuklarımız, dünyanın en zor ilk beş müşteri profili arasında yer alır. Bir kere, tüm turistler geldikleri yere uyum sağlamaya çalışırlar, biz ise, gittiğimiz yeri kendi çevremize çevirmeye çalışırız. Siz hiç İstanbul’a gelen bir Meksikalı gruptan birinin, Kumkapı’da akşam yemeği yerken yanındaki naylon torbadan bir şişe tequila çıkartıp, “buralarda bulunmaz, ben de bunsuz yemek yemem” diyerek masanın ortasına koyduğunu gördünüz mü? Ya da iç cebinden bir Cote du Rhone çıkartan Fransız? Oysa bizim kuruyemişler ve aslan sütümüz, beyaz peynir ve zeytinimiz, tüm dünyayı gezmiştir... Şaka yollu da olsa, demek istediğim, dünyanın beş büyük mutfağından biri olan Türkiye’nin ağız tadına alışmış birini dünyada hangi restaurant memnun edebilir? Eli öpülesi annesinin elinden leziz köy tarhanası içmeye alışmış vatandaşımı hangi Fransız Consomme çorba durdurabilir? Adana sofrasından kalkan bir gezginimizi, dünyanın hangi restaurantı mutlu edebilir?

Genelleme yapmıyorum elbette. Ama yemek alışkanlıkları, sosyal iletişim, adetler ve benzeri birçok konuda farklı bir kültürle karşılaşılınca, tereddüt ve mutsuzluklar belirebiliyor. İşte bizim görevimiz, bu uyumsuzlukları en aza indirmek.

Benim, bir grup için en basit yemek planı yaptığımda, dikkat ettiğim 23 maddeden oluşan bir kontrol listem vardır. Bu, o ülkedeki restaurant’ın tahmin edemeyeceği kadar çok ekmek tüketimine hazır olmalarından, yemeklerin içindeki katkı maddelerine, restaurant içi yerleşim planlarından etlerin tipine ve pişme sürelerine kadar uzanan bir süreçtir.

Bunun yanısıra, zaman konusunda da pek uyumlu olduğumuz söylenemez. Ama, ilk günden konulan prensipler ve geciktiğinden geride kalan birkaç kişi, daha sonrası için ders niteliğinde oluyor. Benim gezilerim, bir İsviçre saati dakikliğindedir.

Herşeyin ötesinde ise, elbette, kendi insanımızla o bölgelerde olmak, onların vizyonlarını açmalarına yardımcı olmak, bunları paylaşmak çok güzel.

Türkiye ve Türk insanına yurt dışında nasıl bakılıyor?

Dürüst olmak gerekirse, ayağımızın altına kırmızı halı serilmiyor. Kimi yerde, çok önyargılı olarak karşılandığımızı da belirteyim, ülke ismi vermeden. Aslında ülkeler ile değil, şahıslarla ile ilgili bir sorun bu. Kimi yerde de o kadar büyük bir sempati görüyoruz ki...

Burada önemli unsur, rehber, tur katılımcıları yani sonuçta grup olarak, ülkemizin elçileriyiz. Ülkemizi yakından tanımayan bir insan, bizlere bakarak iyi veya kötü konumlandırma yapabilir. Garip önyargılarla, “Mamma li Turchi” (eyvah Türkler Geliyor) hikayeleri ile büyümüş bir yabancıyı, grubunuz, esprileri, yakınlık ve samimiyetleri ile fethedince, adam alt-üst oluyor...

Özpak Gıda’dan görüştüğümüz yönetici Murat Uluer, kendisi ile birçok gezi yaptığınızı söyledi ve şunları ekledi : “Özge Bey, daha ilk 10 dakikada tüm grubu sihiri altına alır ve adeta herkes, müritleri gibi gezi boyunca bu büyülü havayı solurlar...”

Sağolsun, Murat Bey çok onore edici ifadeler kullanmış. Alçakgönüllülük taraftarı olsam da, yaptığım işlere saygı gösterilip değer verilince elbette mutlu oluyorum. Kendileri ve konukları ile St. Petersburg, Moskova, Paris, Nice gibi birçok güzel coğrafyada beraber olduk. Bu aylarda da çok özel bir Barcelona yapacağız kısmetse.

Murat Bey’in de dediği gibi, konukları daha ilk karşılaşmanızda etkilemelisiniz. Güvencede ve uzman ellerde olduklarını hissetmeliler. Grubunuz kırk kişi ise, kırk ayrı kişilikle karşı karşıyasınız demektir. Yeri geldiğinde politik, yeri geldiğinde tatlı sert, yeri geldiğinde de bir psikolog gibi olmalısınız. Ama her zaman arada bir saygı mesafesi kalmalı.

Düzenli ve mutlu bir gezinin anahtarları neler?

En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim : Kendi arkadaşlarıma, aileme, anne-babama veya çocuklarıma uygun veya layık görmeyeceğim hiçbirşeyi, konuklarıma da layık görmediğim zaman, herşey çok güzel oluyor. Gezi, düzgün planlanmalı. Seçilen oteller, gezi programı kabul edilebilir olmalı. Ayrıca, neyi nerede konuşacağınız çok önemli. Bu söylemleri, bölgeye has müzikler, o şarkıların hikayeleri, yerel atasözleri, şiirler, eğer varsa Osmanlı veya Türkiye tarihi ile bağdaştırdığınızda, günlük programı saati saatine uyguladığınızda, açık ve dürüst olduğunuzda, yaptığınız işi eziyet olarak görmeyip, onların heyecanlarını paylaştığınızda, çıkabilecek sorunlara yine sorun ile değil, çözüm ile yaklaştığınızda herşey çok farklı. Bir de, okulda tarih atlaslarında kaldığını zannettikleri haritaları, otobüste herkese dağıtınca, tarihi hiç sevmeyen biri bile ilgileniyor anlattıklarınızla. Ben yıllarca gezilerimde yazılı sınavlar, sözlü yoklamalar yaptım, gezi sonunda karneler dağıttım.

Bir örnek vereyim : Floransa Pisa arası otoban ile 84 kilometredir. Ama giriş-çıkış ile yol yaklaşık 1 saat 15 dakika sürer. Bu 1 saat 15 dakikada, belleği Floransa’nın Rönesans ihtişamı ile dolmuş konuklarınıza, Pisa’yı anlatmalı, Kule’den bahsetmeli ve orayı sevdirmelisiniz. Ben genelde teorik konuları otobüste anlatırım ki, varışımızda fotoğraf çekmek, dolaşmak, alışveriş yapmak için zaten kısıtlı olan zamanlarını bir de ben almayayım. Zaten o bahçe içine girince, herkes o kadar farklı yerlere dağılıyor ki, toplayıp teori anlatmak çok zor. Elbette, görsel öğeler varsa, görülmeden anlaşılmayacak noktalar bulunuyorsa, bunları tek tek gezerek göstermek gerekir.

Neyse... Yine bir gün otobüste Pisa’ya giderken kaptırmış konuşuyorum. Kulenin eğiminin matematiksel değerlerinden, yan yatma sebeplerinden başlamışım, coğrafyadan çıkıyorum. Bir konuğum “Özge Bey, o kadar heyecanlı anlatıyorsunuz ki, adeta Pisa doğumlu ve şehrin tanıtımından sorumlu Bakan gibi konuşuyorsunuz” dedi... Demek ki, dışarıdan öyle görünüyor.

Ben ise şöyle düşünüyorum : Senede 10 seferden, 20 senede haydi 200 olmasın ama 150 defa olsun, Pisa Kulesini gezdirmişimdir. Bir konuyu 151. kere hangi heyecanla anlatabilirsiniz ki? Ama kuleyi, otobüsten inip, park yerine gidip, bahçeyi çevreleyen yüksek duvarların içindeki kemere gelene kadar göremezsiniz. İşte benim her seferdeki bu heyecanım, orayı ilk kez görecek kişinin yüzündeki mutluluk ve şaşkınlıktır. Geçerim kemerin başına, bakarım: Önümden teker teker geçen konuklarımın yüzlerindeki ifade, benim için en büyük mutluluktur. Kuleyi ben eğmedim ama, ben inşa etmişçesine sevinirim...

Perakende sektöründe çok gezi yapıyorsunuz. Bu tür gezilerde firmalar nelerde dikkat etmeliler?

Bir kere, çok iyi bileceğiniz gibi, “ucuz etin yahnisi” olmuyor. Sektördeki firmalar, birkaç acentadan teklif alıp, daha sonra en ucuzun da altında kalmaya zorluyorlar gezi bütçesini. Bu durumda, karşı taraf ta elbette bir taraftan kesecek. Bu ya yöreyi çok iyi bilen rehber yerine verilen deneyimsiz bir tur lideri olacak, ya kapısının önünden geçmeyeceğiniz restaurant’larda yenen yemekler, ya da tura dahil edilmeyen geziler. Veya, şehrin ışıklarının dahi zor göründüğü “merkeze yakın” diye verilen oteller.

Sonuçta, o firmanın ayakta durmasını sağlayan konukları, bu durumla karşılaşınca, elbette memnun olmuyorlar. Kimisi işin iç yüzünü anlıyor, kimisi suçu acentaya yüklüyor. Güzel bir yemek düzenlenmiş. Ama bütçe darlığı sebebi ile içecekler yok. Adamcağız bir tane kola içmiş. Garson gelip, trilyon cirolu bu distribütörden üç kuruşluk kola parasını isteyince, firma yerine ben kendimi mahçup hissediyorum. Bu tür geziler, yapılacaksa, herşey dahil olsun demiyorum ama, en azından arkasında durulabilecek zenginlik ve kalite sağlanarak gerçekleştirilmeli. Firma yetkilileri, sadece acenta yönetimi ile değil, o bölgeyi bilen biri ile de konuyu değerlendirmeli. Aslında, mutluluklar o kadar küçük ama önemli detaylarda saklı ki... Aynı yere en az üç kere gelmiş birine “en güzeli sizinle geçirdiğim günlerdi” dedirtebilmeliyiz.

Bazen, yapılan yanlışlarla, sektördeki firmalar, “okyanusu geçip derede boğuluyorlar”. Öyle dar bütçeler ile planlanmış geziler görüyorum ki, dönüşümüzde, katılımcılara “keşke gelmeseydik” dedirtebiliyor. Yurtdışı yapma o zaman... Ver bir yurtiçi tatil... Başka bir prim sistemi...

Siz bu tür pazarlıklarla karşılaşınca ne yapıyorsunuz?

İsmimizi ve ünümüzü koruyabileceğimiz ve elbette para kazanabileceğimiz sınıra kadar biz de iniyoruz. Ama kârsız veya zararına yapılan işte mutlaka bir bit yeniği vardır. Daha aşağısı istendiğinde “Biz böyle bir geziye imza atmak istemiyoruz” diyerek noktayı koyuyoruz. Farkımız, “Know-How” ve “Know-Who” kısmında. Neyin, kiminle nasıl yapılabileceğini biliyoruz. Bugün, her acenta, örneğin New York’ta münferit bir otel rezervasyonu yapabilir, uçak bileti ayarlayabilir. Eğer siz, oraya kendi başına giden konuğunuza “İlk gün fazla yorulmayın, otelden çıkınca 2 blok solda İtalyan restaurant’ı vardır, en geç 20:00’de orada olun ve üst katta cam kenarında masa alın, patlıcanlı sarımsaklı pizzasını mutlaka deneyin, fırında sütlacı da muhteşemdir” diyebiliyorsanız, sıkılacağı değil, hayretler içinde kalacağı ve belki mesleği ile ilgili müzeyi önerebiliyorsanız, onlarca benzeri arasında asıl istediği Outlet’e alışveriş için yönlendirebiliyorsanız, o zaman fark yaratırsınız. Bizim felsefemiz, “Rahatlayın, arkanıza yaslanın ve kendinizi bize bırakın” üzerine kuruludur.

İleriye yönelik planlarınız neler?

Türkiye’de, ne yazık ki orta ve uzun dönem planlaması yapmak zor bir turizmci olarak. Turizm, neticede bir ihtiyaçtan öte, lüks gibi görülüyor. En ufak bir sıkıntıda da, lüksten kesildiği için, bu turizmi etkiliyor. Ama, benim planlarimda, özelikle perakende sektörüne eğilmek var. Bence günümüzdeki hizmet kalitesinden çok daha fazlasını hak ediyor insanımız. Primlerin, nakit olarak verilmesi yerine, tamamının mutlu döndüğü bir geziden daha güzel hediye ne olabilir ki?

Bunun yanısıra, başında benim bulunacağım özel geziler de hazırlıyorum. Dünyanın çok farklı yörelerine... Buz Otel’den Tanzanya’nın savanlarına, Güney Afrika ve Botswana’dan Uzakdoğu’nun mistik köşelerine, Amerika’da Bigband, Blues ve Jazz rotalarından Peru ve And Dağları’nına, Amazon Deltası’ndan Avrupa’nın Gourmet ve Şato rotalarına kadar... Bu geziler, gazete turları gibi 199, 399, 599 Euro gezileri değil elbette. Butik, özel içerikli ve belirli bir kesime seslenecek. Yakında duyurularını yapacağız Internet sitemizde.

Arzu edenler size nasıl ulaşabilirler?

Gsm telefonu versem de, değişik ülkelerde değişik kartlar kullandığımdan, zaman zaman ulaşılamayabiliyorum. Oysa, maillerimi sürekli ve düzenli olarak, günde en az 3 kere kontrol ederim. Bazen acil durumlarda, telefon yerine mail ile haber iletildiği de olmuştur. Bana her zaman, ozge@ersu.net adresinden ulaşılabiliyor.

Son söyleyecekleriniz?


1997 senesi idi. Tibet Gıda ile çok uzaklara bir gezi yapıyorduk. Grup üyelerinin çoğu, bu uzak kıtayı ilk kez görüyordu. Gezi sonunda herkese mikrofonu verdim :

“Bu kadar gün gezdik, dolaştık, yedik içtik, ben konuştum, siz dinlendiniz” dedim. “Şimdi, konuşma sırası sizde... Bu gezi, bu coğrafya, gördükleriniz, öğrensikleriniz size ne verdi?..”

Herkes iyi kötü birkaç cümle söyledi. Ama, yanlış hatırlamıyorsam, geziye Şırnak’tan katılan ve ilk kez yurtdışına çıkan konuğumuzun sözleri hala aklımda :

“Günlerce gözlem yaptım. Bizlere uymayan kısımları bir kenara koydum. Diğerlerini değerlendirdim. Yerel kafa yerine, büyük düşünmenin ne olduğunu gördüm. Şimdi dönünce, bunu kendi işime nasıl uygulayacağımın yollarını arayacağım...”

Daha güzel ne söylenebilir ki?

Bizim Market Dergisi olarak çok teşekkür ediyoruz. Ağzınıza sağlık.

Ben de size teşekkür etmek istiyorum. Daha önce beraber olduğumuz konuklarımız, bu satırları okuduklarında inanıyorum ki güzel günlerimizi anımsayacaklar. Gelecekteki dostlarımız için de, bir gün güzel bir coğrafyada karşılaşabilmeyi dileyelim...