Doğru mu yanlış mı bilemiyorum, Roma Üniversitesi’nde bir zamanlar kürsüsü olduğu çalınmıştı kulağıma. Reşat Amca, kimseye kaptırmadığı en arka koltuktan yardımıma yetişmiş, beni bir kez daha şaşırtmıştı.
Adı Reşat Ersu idi. Onu ilk tanıdığımda, hayatımda ilk kez benim soyadımı taşıyan biri ile karşılaşmış olmanın kıpırtısı haricinde başka bir şey düşünmemiştim. Acentamızın ve otobüslü Avrupa turlarının değişmez ismi idi.
Daha önce meslektaşım Pelin ve Ali ile seyahat etmişti. Onunla ilgili ilk bilgileri de Pelin’den almıştım. Eşini kaybetmişti bir süre önce. Benimle bir gezi yaptıktan sonra, artık başka rehber istemez olmuştu. Telefon açar, hangi tura ne zaman gittiğimi sorar, kaydını yaptırır, o zamanlar dönüşümlü oturum sistemi uygulasak ta, otobüsün en arkasında yerini alırdı.
Turun gideceği yerin önemi yoktu. İtalya, Fransa, Orta Avrupa veya buna yakın bir programı tutturmuş olmak onun için yeterli idi. Yetmiş yaşın oldukça üzerindeydi. Masmavi gözleri vardı. Bu meslekte edindiğim deneyim ile, o gözlerden inanılmaz bir zekanın fışkırdığını hissederdim. Başı, sanki o an traş olup sıfıra vurulmuş gibi adeta parlardı. Çok bakımlı idi ve şık giyinirdi. Onun görüntüsünü, ya daha çok Roma’da iken hatırladığımdan ya da özenli giyinişinden ötürü, emekli Roma gladyatörleri ile siyah beyaz resimlerdeki Atatürk’ün arasında biryerlere yerleştirmiştim kafamda. Yıllar sonra, Reşat Amca’nın Atatürk’ün manevi oğlu olduğunu, tesadüfen elime geçen, Milliyet Yayınevi’nin hazırladığı, Sayın Melda Özverim tarafından yazılmış “ Mustafa Kemal ve Corinne Lütfü : Bir Dostluğun Öyküsü” adlı eserden öğrenmiştim. Reşat Amca’nın kuzeni Sayın Melda Özverim, Atatürk’ün yakın arkadaşı Corinne Lütfü’nün yeğeni imiş.
Onu tanımayan diğer yolcular için ise Reşat Amca, başka bahsedilecek konu kalmamış gibi, yaşlılığı ve boş gidip dolu döndüğü valizleri üzerine fısıltılı dedikodular yapılan enteresan bir şahsiyetten ibaretti.
Bir tanesini ancak yarıya kadar dolduran elbiselerini koyduğu iki büyük boş valiz ile tura başlar, bu valizler, tur sonunda yerinden kalkmayan ve kaptanların biraz da söylenerek taşıdıkları bir külçe haline gelirdi. Bu valizlerde ne vardı, hep merak ederdim.
Senede ilkbahar ve sonbahar olmak üzere iki tura çıkardı. Doksanlı yılların başında, ülkemizde artık birçok şey bulunmaya başlasa da, yine Avrupa alışverişinin modası henüz geçmemişti. Gittiği her ülkeden peynir, makarna, sos, baharat, seçme şaraplar, kısacası “boğazlar sorunu”na iyi gelebilecek birçok gastronomik yiyecek içecek toplar, altı ay boyunca bunları tüketir, sonra tekrar boş valizlerle yola koyulurdu.
Bizimle gezmez, bir şehre indiğimizde, o şehirden hangi gün saat tam kaçta ayrılacağımızı sorar ve ortadan kaybolurdu. Hiçbir tura katılmamasına karşın, her yeri bilirdi. Kimi zaman lüks bir arabanın onu almaya otele geldiğini, kimi zaman da ya yalnız, ya da dostları ile beraber, şehrin zevkli bistrolarında yemek yerken görürdüm Reşat Amca’yı.
Nice’ten Paris’e yine tam gün süren uzun yolculuğumuz sona ermiş, şehrin hemen kıyısında, pek te alımlı olmayan St. Quen Banliyösü’ndeki otelimize yerleşmiştik. Reşat Amca her zamanki sakinliği ile yanıma gelerek, o diş kalmamış ağzından hala nasıl çıktığını bilemediğim duru İstanbul Türkçesi ile sordu :
- Paris’ten ayrılacağımız sabah kaçta yola çıkacaksın?
- Normal zaman mı, “Türk Zamanı” mı?
Güldü. Ne demek istediğimi anlamıştı. Şimdi dahi nasıl yapabildiğimize akıl sır erdiremediğim kadar yoğun, bin günde yüz kaç ülke şu kadar şehir turlarında, son koltuğuna kadar dolu 86 kişilik bir çift katlı otobüs ile, söylenen zamanda çıkılamadığını o da biliyordu. Üstelik, yoğun programdan ve kalabalıktan dolayı, o tur, voltajı biraz yüksek bir gezi idi. Sık sık katılımcılar arasında gereksiz ufak tefek ve gereksiz tartışmalar çıkmaktaydı.
- Reşat Amca, siz yine de sabah 08:30’da hazır olun, beraber bir kahve içeriz olmazsa.
- Yalnız bu sefer beni mutlaka ara, Eurodisney’e geleceğim.
Reşat Amca, ekstra turların hiçbirine katılmazdı. Yalnız, o zamanki adı ile Paris Eurodisney’in ilk yılı olduğundan, görmek istemişti.
Gece günü kovaladı, Paris şehir turu, parfüm alışverişleri, Louvre, Seine Nehri gezisi, Gece Lido’nun daha ekonomik olduğu için geç saatteki gösterisi derken, Eurodisney sabahı geldi çattı.
Sabah çıkmadan yarım saat önce odasını aradım. Reşat Amca’nın telefonu cevap vermiyordu. Yine arkadaşlarından birisi gelmiş, onu Neuilly-Sur-Seine civarındaki bistrolardan birine götürmüştü herhalde.
Kavga ettikleri için babalarını Paris’te bırakan iki çocuklu aile dahil, büyük bir çoğunluk ile gittik hayaller ülkesine. Klasik “saat kaçta toplanacağız” kavgamızı yaptıktan sonra, gece 21:30’da karar kıldık. En beğenilen gösterileri grubun başında gezdirip, parkı genel olarak tanıttıktan sonra herkesi serbest bıraktığımız uzun saatler boyunca, Eurodisney otobüs parkında, çoğu zaman yaptığımız gibi, mükellef bir Türkiye erzağı destekli yemek sonrası (zaman zaman eski kaşar, çukulatalı gofret ve normal litrelik kola olurdu menümüzde) bagaj kapaklarını açıp, püfür püfür esen rüzgarla valiz gibi uyumak yerine, otele dönmeyi seçtik kaptanlarla.
Otele girdiğimizde, resepsiyoncu bizleri hemen yakaladı :
- Çok büyük bir sorunumuz var.
Herşeye hazırlıklı olduğum için, “Acaba bu sefer ne oldu, birisi ütüyü prizde unutup odayı mı yaktı?” diye düşünürken,
- “Bir vefatınız var” dedi. Aslında bu kadar ince söylemedi. Resepsiyonistin ağzından çıkan son kelime ile kulaklarımdan beynime ulaşan saniyelik zaman içerisinde, adeta dakikalar süren bir düşünce saldırısına uğradım. Adamın aniden “Biri öldü!” diyerek doğrudan ilettiği bilgi ile, ölenin kim olduğu, iki çocuklu ailenin soyadları, birinin ölmesinin, odada ütüden çıkabilecek yangından çok daha önemli olduğu kavramları ile boğuşurken, ağzımdan benim dahi anlayamadığım, daha çok yutkunurken “Öyle mi?” demeye çalışırken çıkan sese benzeyen garip bir ünlem ile cevap verebildim.
Başıma genelde kötü bir olay geldiğinde veya çok sevimsiz bir haber aldığımda, garip bir ruh haline girerim. Protagonist, yani olayın baş oyuncusu olmama rağmen, önce vücuduma bir sıcaklık yayılır. Halk arasında yaygın olan “Başımdan aşağı kaynar sular döküldü” kavramı ile aynı olsa gerek. Daha sonra, adeta olay yerinden adeta yukarı doğru bir perde içinde yükselir, tüm duyularımı yitirmiş olarak, aşağıdaki “kaos”u seyrederim. Birkaç saniye sonra da, tekrar senaryonun içine ayağımı basarım, perde kalkar. Samsun’da geçirdiğim trafik kazası sırasında tanıştığım bu “transandantal” geçiş, yine beni yakaladı.
- “Beşyüzbilmemkaç numaralı odada kalan yolcunuz” dedi resepsiyondaki genç adam. Sanki, 86 kişinin bir gün önce girdiğimiz oteldeki onlarca oda numarası benim için birşey ifade ediyormuş gibi. Ama nedense, ölenin bir erkek olduğuna emindim.
- “Ölen bir bey!” sözü ile yavaş yavaş fotoğrafın içine girmeye başladım. Çoğunluk bizle Eurodisney’e geldiğine göre kim kalmıştı ki Paris’te?
Önce kavga eden ailenin babası olabilir diye düşündüm. Kızları aklıma geldi. Ama bu teorik düşünceler, oda listemden numarayı kontrol edip, o beşyüzbilmemkaçlı olarak hatırladığım numaranın, Reşat Amca’ya ait olduğunu görmem ile aydınlandı. Daha doğrusu karardı...
Ağlamadım.
Bu arada, resepsiyonistin Türkiye’yi, daha doğrusu seyahat acentamızı bilgilendirdiğini öğrendik. Gerçi bu bilgilendirme başka sorunları da beraberinde getirmişti. Çünkü, resepsiyonistin Türkiye'ye verdiği kısa bilgi şöyle idi :
- “Tek kişilik odada kalan Mr. Ersu öldü.”
Bayram zamanı, onlarca otobüs ile yüzlerce insanı Avrupa’ya yollayan acenta için, bu cümlenin tek bir anlamı vardı. Üstelik genelde tüm katılımcılar iki kişilik odaları seçtiklerinden, tek kişilik odada genelde yalnızca rehberler kalırdı. O kadar tura çıkan kimse arasından, Mr. Ersu adında rehber haricinde bir de yolcu olduğu ilk anda ayırt edilemediğinden, ve bu “Mr. Ersu” da tek kişilik odada kaldığından, Türkiye’ye giden haber başka bir anlam kazanıyordu :
- “Rehber Özge Paris’te ölmüş.”
- “Pek te gençti çocuk.”
- “Üzerinde şirket parası da vardı!”
Haber dallanıp budaklanmadan, özellikle aileme ulaşmadan, hatta acentayı rahatlatacak şekilde “ölenin, üzerinde şirket parası olan tek kişilik odada kalan rehber Mr. Ersu” olmadığı konusunu, yaptığım kısa bir telefon görüşmesi ile düzelttim.
O öğle saatlerinden, tekrar Eurodisney’e konuklarımızı almaya gittiğimiz akşam saatlerine kadar, o kadar işi, o kadar bürokrasiyi nasıl sonuçlandırdığımıza hala akıl erdiremiyorum.
Otelcinin elime sıkıştırdığı polis kağıdı, yetmiş küsür yılın, parmasan peynirlerinin, bir daha mantarı açılmayacak kalite şarapların, “Roma’yı bilirim” geçindiğim şehirdeki tüm görmediğim çeşme ve meydanların bir özeti idi sanki.
Ağlamadım.
Yıllar sonra, biraz önce belirttiğim kitabı karıştırırken, ilk bölümün adının “Reşat” olduğunu gördüm. Şöyle başlıyordu :
“ Reşat, Fransa’ya yaptığı bir gezi sırasında vefat etmiş. Haber bana ulaştığında doğrusu hemen inanamadım. İlerlemiş yaşına karşın otobüsle Avrupa gezisine çıkmış ve Paris, yaşamının son durağı olmuştu.”
Ben daha dramatik gelişmeler bekliyordum. Hem filmlerde olurdu ya... Morga gidilir, örtü kaldırılır, o soluk yüz son bir kez görülür, en yakındaki şefkat omuzuna dönülür ve hıçkırıklar birbirini izlerdi... Bunlar olmadı. Reşat Amca’yı bir daha görmedim. Daha doğrusu son gördüğümde, demek ki son isteğini söylemiş : Eurodisney’e gitmek. Orada çocuklar gibi eğlenebilmek...
Karakolda, zabıt tutuldu. Ölüm sebebi büyük bir olasılıkla kalp krizi idi. Çeşitli formlar dolduruldu, imzalar atıldı. Şüphesiz, Türk Konsolosluğuna’da haber vermek gerekiyordu.
Paris’teki yetkililerimizin, hala gözlerimi yaşartan fedakar yardımları ise gözümün önünden gitmiyor. Önce Büyükelçilik binasına gittim. Kapının diyafonundan metalik bir ses "Biz ilgilenmiyoruz, konsolosluğa gideceksiniz" dedi.
Taksi ile konsolosluğa geçtim. Demir bir kapının, sürgülü on santim enindeki penceresinden, kapıyı bile açmaya gerek görmeden, “Pasaportunu, kimliklerini bize getirin, para varsa onu da teslim alalım, cenazeyi Türkiye’ye göndermekte kullanılır” şeklindeki desteklerini hala unutamadım. Kısa ve öz konuşmuşlardı. Belki de alışıklardı.
Neyse ki yine kitapta karşılaştığım bir alıntı, en azından konsolosluğun yapması gerekenleri yerine getirdiğini gösteriyordu. Melda Özverim’in ağzından dinleyelim :
“Bir otel odasında yaşamını yitiren Reşat’ın cenazesi Türkiye Cumhuriyeti Paris Başkonsolosluğu tarafından kaldırılmıştı ve kuzenim sessizce Paris’teki bir mezarlığa gömülmüştü. Ölüm haberi bana geç ulaştığından, bunların tümünden habersizdim. Mezarını ziyaretim hayli gecikti.
Bana bu derece yakın olan Reşat’ın yabancı bir ülkenin topraklarında yatmasını bir türlü içime sindirememiştim. Ancak Fransız yasaları gereği onun yurda getirilmesi için beş yıl beklemem gerekiyordu.
Süre tamamlanınca Reşat’ın naaşını yurda getirerek vatan topraklarına defnettirdim. İçimdeki sıkıntıdan kurtulmuş, iç huzura kavuşmuştum...”
Yıllar sonra düşünüyorum, acaba “aynı” Paris Başkonsolosluğu’ndan mı bahsediyoruz diye... Belki de ben yanlışlıkla (!) Patagonya Başkonsolosluğu’na gitmiştim.
Neyse... O saatlere dönelim : Daha sonra polis eşliğinde, oteldeki beşyüzbilmemkaç numaralı odaya çıktık. Odayı temizleyen görevli bulmuş Reşat Amca’yı. Neden bilmem, birden her türlü ayrıntıyı öğrenmek istedim. Görevlinin anlattığına göre, huzurluca “uyuyormuş”. Yastığında, başının çevrili olduğu yönde, belli belirsiz bir iz gördüm o kadar...
Sıra tüm eşyaların listelenmesine gelmişti. O ünlü valizler zaten açık idi. Az sayıdaki giysileri ayırdık, valizlerden birine koyduk. Diğeri ise zevkle ve özenle seçilmiş, adeta bir gastronomun alet çantasını andıran yiyecekler ile dolu idi. Soslar, peynirler, şaraplar, eşine az rastlanır çerezler... Al işte, merak eder misin 'içerisinde ne var' diye, bol bol bak!
Polis nazikçe yiyecek maddeleri ile iç çamaşırlarının sağlık nedenleri ile yakılacağını, diğerlerinin ise imza ile bana teslim edileceğini söyledi. Şarapları, ağzı kapalı olduğu için imha etmeye gerek olmadığını, istersem alabileceğimi, yoksa orada otelin çöplüğüne gideceğini belirtti. Topu topu iki şişe şarabı ve bir adet teyp kasedini ben aldım. Polis, jelatini açılmamış olan birkaç müzik cd’sini de almamı istedi ise de, valize koydum. Herşey ayrıldı, atılacaklar atıldı, valizi kapattık, bulduğumuz anahtar ile kilitledik ve odama gönderdik.
Daha sonra, bu valizi, Türkiye’ye döndükten sonra, üç ay boyunca acentanın girişinde kapının kenarında görecektim. O sıralarda yoğun bir biçimde çalışıyorduk. Bir tura çıkmadan önce yine gelişmeleri sordum.
- “Kimsesi yokmuş. Gerçi İstanbul’da konağı varmış ama, sadece avukatını bulabildik, o da Pazartesi gelip alacak valizi” dediler. Valizi ve Reşat Amca’ya ait bir özel eşyayı son görüşüm olacaktı bu...
Ağlamadım.
Eurodisney’e geri döndük. Ferhat ve Ömer Kaptan ile anlaşarak tura katılmış olanları bu olaydan haberdar etmemeye, onların morallerini bozmamaya karar verdik. Oysa yaşam devam ediyordu. O gün yaptığımız tura katılmış elli küsür kişi bizleri otoparkta karşıladıklarında, elli farklı ruh hali ve elli küsür değişik yeni dönüş saati istekleri ile çevremizde idi. Kimseye birşey söylemeden grubu toparladık ve otele geçtik.

Reşat Ersu
1937'de İstanbul'da
|

Reşat Amca'nın vefat ettiği günün akşamı Disneyland otobüs parkı
Soldan Sağa : Şöför Ömer ve Ferhat, ben, Eskişehir'li gençler
|
Ertesi gün Cenevre, Viyana ve Belgrad üzerinden, konaklamalarla beş gün sürecek olan dönüş yolculuğumuz başlamıştı. Bizler her ne kadar, “Paris’teki tanıdıkları ile kalmaya karar vermiş, hepinize selam söyledi, iyi yolculuklar diledi” şeklinde bir senaryo yazdı isek te, o gün Eurodisney’e gitmemiş ve oteldeki olayların tanığı birkaç konuğumuz, sıkı tembihlerimize rağmen konuyu diğerlerine sızdırmışlardı. Verdiğimiz bir molada da artık bilmeyen kalmamıştı.
Genelde tur sırasında, ayarında olmak şartıyla mikrofonu pek boş bırakmam. Zaten turların, kaç ay sürerse sürsün, benim anlattıklarımı yetiştiremediğim kadar kısa olduğundan yakınmışımdır hep. Sabah saat yedideki “Kımıl Zararlıları” belgeseli gibi sıkıcı olmadığı söylenen sohbetlerimi, bulunduğumuz ülkelerin ve bölgelerin müzikleri ile zenginleştiririm. O zamanlar yanımdan ayırmadığım iki çanta dolusu kaset adeta sağ kolumdu. Ama, Reşat Amca’yı kaybettiğimiz günün ertesi, olayı kısaca anlatıp hiç olmazsa bir günlük bir sessizlik rica ettim seksenaltı – pardon Reşat Amca yok – seksenbeş kişiden. Ama kısa bir süre sonra üst kattan sızlanmalar yükselmeye başladı. Çift katlı otobüs turlarını pek sevmem. Hem göz kontağı yoktur, hem kopukluk olur. Üst kat adeta kendi içinde bağımsız bir cumhuriyet olur.
- “Üst kattan, cenaze arabasında mıyız, şu Fedon kasedini koysun” diyorlar.
Gençlerden biri, elinde Fedon kasedi, üst katın merdivenlerinden aşağı sarkmış bana bakıyordu.
Genelde sakin biriyimdir. Sinirlerimi bu meslekte ameliyatla aldırdığım için konuklarıma bırakın bağırmayı, onlarla yüksek sesle tartıştığım dahi görülmemiştir. Ama, belki ilk ve son kez, meslek hayatımda tek bir cümlenin, bu cümlenin tüm kanımı kaynattığına, adeta kulaklarımdan kızgınlık fışkırdığına tanık oldum.
Direksiyonda Ferhat vardı. Ömer yanımda oturuyordu. Paris’i Lyon’a bağlayan A6 otobanından güneye, Macon’a doğru gidiyorduk.
"- Ferhat, hemen dur! Sağa çek!" diye bağırdım.
Ferhat ta kızmıştı. Ne kadar tehlikeli bir iş yaptığımızı bilmemize rağmen, sakin otobanda ilerdeki olası bir emniyet cebine dahi gitmeden otobüsü emniyet şeridinde durdurduk. Tüm kapıları açtık. Sabah serinliği henüz çekilmemişti.
- “Müzik istiyorsanız, ben size dinleteyim” dedim. Kaset çantamdan, Reşat Amca’dan kalan kasedi çıkarttım. Ne olduğuna dahi bakmamıştım bir gün önce. Pavarotti idi. Koydum. Her zaman, “aman biraz kıs, aman biraz aç” dedikleri otobüsün teybinin sesini de sonuna kadar açtım. Pavarotti’nin en iyi yorumladığı parçalardan biri olan “Caruso” bir anda otobüsün içinde her yere yayıldı.
Reşat Amca'nın koltuğumun arkasında duran şaraplarını aldım aşağı indim. Alt taraf beni görebildiği için az çok ne yaptığımı kestirebiliyordu. Üst kat ise camlara yapışmıştı. Uyuklayanlar da uyanmış, buğulu gözlerle şaşkınca, molaya gelmiş gibi bakınıyorlardı.
Yanımda açacak olmadığından, şaraplardan birini otobanın kenarındaki demirlere vurdum ve boynundan kırdım. Şişe boşalana kadar, toprağa serptim. Sanki İncil’deki “küller küle, topraklar toprağa” dönüyor, şarap, kendisini yetiştiren yerde kaybolup gidiyordu.
Reşat Amca, benim de o zamanlar kullandığım gibi, tek tük Muratti sigarası içerdi. Paketimden de bir iki Muratti çıkartıp ellerimle ezdim, tütünleri, kaybolmaya yüz tutan şarabın üzerine serptim. Birkaç saniye sonra, bir arkamdaki koltukta oturan, Reşat Amca ile tanışan ve benim gezilerimin gediklisi olan Eskişehir’li bir hanım da,
- “Özge, Reşat Amca kahvaltıda sadece Cornflakes yerdi” diyerek, nereden hemen buldu ise, kağıt tabakta biraz Cornflakes verdi. Onu da yere koydum.
Kimseden ses çıkmıyordu. Fransa’nın göbeğinde, tek tük arabaların geçtiği bir Pazar sabahı, otobanda, seksenaltı – pardon Reşat Amca yok – seksenbeş kişi, otobüsü yolun kenarına çekmiş, kapıları açmış, yüksek sesle Pavarotti dinliyordu.
Düşünüyorum da, genelde bir araç sağa yanaştığında hemen yanında bitiveren bir polis ekibi yanımıza gelse, nasıl bir açıklama yapardım acaba?
İçinde Kaplumbağalar Çeşmesi, parmasan peyniri, Reşat Amca, şarap, cornflakes, Pavarotti, Fedon geçen bir paragraflık açıklama acaba adamlara birşey ifade eder miydi?
Caruso bitti. Kasedi de kırık şişenin yanına bıraktım. Şaraptan eser kalmadı. Tütünler savruldu gitti.
Ağlamadım.
Mikrofonu elime aldım. Çoğunun yaşlı ve garip valizli adam olarak tanıdığı Reşat Amca’yı anlattım onlara. Sınıra gelene kadar...
Tam olarak neler söylediğimi bugün hatırlamıyorum. Ama son cümleler hala aklımda :
- “Belki şimdiği çoğunuz üzülüyor, hüzünleniyorsunuz. Ama ben üzgün değilim... Reşat Amca, belki de istediği gibi öldü. Aniden... Paris’te ılık bir akşamüstü...”
Gerçekten, Reşat Amca’ya böyle epik bir son perde yakışırdı... Ona Paris’te ölmek yakışırdı...
Şimdi hatırlıyorum da, İstanbul’a kadar, kaldığımız her şehirden yaptırdığım taze çiçek buketlerini boş koltuğuna koymuştum. Kapıları kapattık, ağır ağır yola koyulduk.
Ağladım...
| www.ersu.net © Özge Ersu |
|