Beşi Beş Kuruştan Beş Bin Prezervatif Kaç Kuruş Eder?

 

1997, Havana Vieja – Küba

Doksanlı yılların sonlarında Küba, Türk turizmine bomba gibi düşmüştü. Daha acentalar tarafından yeni keşfediliyor olması, o sıralar Fidel Castro henüz görevi bırakmadığından bozulmamış yerel özellikleri, bakımsız ama bakir şehir dokusu, genel yaşamın ucuzluğu ve afet gibi güzel hanımları ile, özellikle bekâr gezginlerin gözdesi idi.

Böyle şirketlerinden biri ile, “yalnızca bekârlardan oluşan yaklaşık yüz on kişilik” bir grup ile bizim kışımıza denk gelen, Küba’nın en güzel aylarında harika bir program içeriğinde bir araya geldik. Bu tür grupları onaylamadan önce hem acenta, hem de şirket yöneticileri ile kesin olarak konuşurdum :

- Bakın, sabahın erken saatlerinden akşam yemeği bitene kadar, size en üst düzeyde rehberlik hizmetimi veririm. Daha sonraki gece maçlarına, içine akılan akşam alemlerine karışmam… Bu tür konuları sevmem, bilmem, bilsem de bilmemeyi yeğlerim, beceremem ve uğraşmam!  Yol yakınken ya beni değiştirin, ya da beklentilerinizi… Hiç olmadı, bu saatlerde yardımcı olmayı seven bir meslektaşımı da verin yanıma!

Benden vazgeçemediklerinden, ültimatomumu kabul etmişlerdi… El sıkıştık. Ya Madrid aktarması ile Iberia, ya Amsterdam pineklemesi ile Schipol’den (‘Skipol’ okunur, ‘Şipol’ değil) KLM ile, ya da saatler süren Paris konaklaması ile dünya durdukça başımızdan eksilmeyesice, yolcularına olan “aşırı nezaketi ve alçak gönüllülüğü” (!) ile gönlümüzde her daim taht kurmuş olan Air France’ın İstanbul – Charles de Gaulle Paris – Havana rotası üzerinden varırdık Havana’ya. Piyango, bu gezide Air France’a vurmuştu. Paris’e kadar olaysız geldik. Uçuş erken olduğundan zaten çoğumuz uyumuştu. Ama uyumayan, uyumadığı gibi içi içini yiyen şirketin en üst düzey yetkilisi, inişten hemen önce yanıma geldi.

- Özge, biliyorsun bunlar bekâr adamlar. Genç ve hızlı çocuklar… Yabancı dilleri de az. Sağlık dahil her konuda bizlere emanet hepsi. Şimdi giderler, kaptırıverirler kendilerini Kübalı güzel hanımlara… Biz Türkiye’den çıkmadan düşünemedik prezervatif aldırıp dağıtmayı. Havana’da buluruz, değil mi? Sen iner inmez bir eczaneye koşuver hallet lütfen…

İsmi bende saklı kurumsal şirketin yine ismi bende saklı düşünceli üst düzey yöneticisi, X Bey diyelim, daha önce Küba’ya hiç gitmemişti ve oradaki şartları hiç bilmiyordu.

- Vallahi, Mistıriks Bey… Orada bırakın prezervatifi, naylon poşet bile bulmak zordur. Keşke önceden halletseydiniz!

- Hay Allah! Ne yapacağız? Başka nereden alınabilir? Ne yapılabilir?

Bu meslekte, “olanaksız” diye bir kelimenin neredeyse olmadığını öğrenmiştik. Saniyesinde yanıt verdim:

- Tek şansımız Charles de Gaulle Havaalanı… Aktarma süresi uygun. Sizin çok girişli Schengen vizeniz yok, çıkamazsınız. B ve D Terminalleri’ni birleştiren alt pasajda bir eczane var, bende Fransız Pasaportu olduğundan bir çıkıp bakarım. Kaç tane alayım?

- Hımmm. Grup yüz on kişi. Bunlar genç çocuklar. Günde beş adet kullansalar, sekiz gün buradayız, kişibaşı kırk adet yapar. Çarp yüz on ile, dört bin dört yüz adet eder. O rakamlara yakın alıver, masrafını bize yazıver…

-  Adıbendesaklı Mistıriks Bey, dört bin dört yüz adet? Savaşa gitmiyoruz. Bence çok daha az alsak? Ülkeye bile sokamayız bunları toplu halde. İthalata girer…

- Yok yok, sen al, alanda dağıtırız herkese, olur biter…

Ben yakalamışım böyle bir olay, hafif hafif keyfini çıkartmaya bakıyorum :

- Dört bin dört yüz adet! Eminiz değil mi? Ne boy olsun? Çilekli? Pütürlü?

- Yahu, ne bulursan topla gel işte…

Neyse… Uçağımız indi, terminaller arası transferi yaptık. Modern F Terminali’ni teğet geçtiğimizden, o zamanlar oldukça eskimiş olan dar ve uzun B Terminali’nin sadece her iki ucunda bulunan küçücük cafelere dağıldı grup. Yaklaşık 3-4 saat zamanımız var. Koydum Frenkistan pasaportumu cebime, İstanbul’dan verimiş olan Paris – Havana biniş kartı da içinde, kapıdaki polise Fransızca “Bir arkadaşa bakıp çıkacağım hemen” diyerek indim eczaneye…

Önümdeki bir kaç kişi var. Sıramı beklerken, çaktırmadan kasanın yanındaki prezervatif kutularını kesiyorum. Bize yetip yetmeyeceğini hesaplamaya çalışıyorum. Oldukça fazla yığmışlar, rahatladım ama biraz daha yaklaşınca, bunların değişik aromalı boğaz pastilleri olduğunu gördüm. Dikkat etmeden aldığımı düşünsenize? Kullanmak isteyen alıp açtığında, boğaz pastili… Neremize süreceğiz? Neyse, kafam periskop, adeta eylem yapmaya hazırlanan canlı bir bomba gibi çaktırmadan sağa sola leylek leylek bakıyorum…

Sonunda cam kenarındaki vitrine yakın bir yerde aradığımı buldum. Ufacık, sigara paketinin yarısı kadar, kırmızı siyah bir kutucuk, içi dolu turşucuk. İçimden, pakette kaç tane olabileceğini kestirmeye çalışıyorum. Önümdeki kalabalık azaldı, biraz daha yaklaşınca, yazılar bile okunmaya başladı :

“On iki adet ince prezervatif. Pütürsüz, haznesiz (yeni nesil eski sözlüklere baksın), Dimentikon Silikon Yağı (cahil nesil tıp sözlüklerine baksın) ile kayganlaştırılmış…” Prezervatif değil, adeta uzay mekiği yapmış adamlar…

On iki adet, kaygan yüzeyli, haznesiz, dimetikon ile yağlanmış ince has Fransız prezervatifi

Ayrıca koskoca bir “Özel Fiyat” damgası var, demek ki indirimli… Kırk Frank… Kırk Fransız Frank’ı. Euro ile büyümüş kuşaklar kadar genç olmayanlar anımsar, güzel bir kahvenin iki Frank olduğunu… Yani bir kutu prezervatif almazsan, yaklaşık yirmi kahve içebiliyorsun ama elma ile armut toplanmıyor işte…

Hemen hızlı bir hesap yapıyorum. Bir kutuda on iki tane varsa, böl dört bin dört yüzü, yaklaşık üç yüz  yetmiş kutu yapar. Üç yüz yetmiş kutu! Bunu isteyeceğim adamdan… Bir de kaba hesap yaptım, Kırk Frank çarpı üç yüz yetmiş kutu eder on dört bin sekiz yüz… Yok… Olamaz, sıfır hatası yaptım herhalde, bin dört yüz seksen mi acaba? Hadi bir kez daha düşün :

Dörtkereyediyirmisekizeldevarikiüçkeredörtonikiikidahaondörtyaparyüzkırksekizikisıfırkoyyanına…

Evet! Yazı ile yalnızondörtbinsekizyüz!.. Yani, geçim durumu iyi bir Fransız’ın yaklaşık üç aylık maaşı! Işık hızında düşünüyorum : Ya ismibendesaklıkalasıca müdür efendi Mistıriks Bey “Ohooo, bu kadar pahalı olduğunu söyleseydin, almazdık! İnsan bir telefon edip sorardı!” diye beni paylarsa?

Burada, cümle içindeki “insan” ben olduğumdan, hemen insanca sarıldım telefona, aradım, heyecanla insani maliyet hesaplarını anlatıyorum…  Mistıriks Bey bana “daha insanca” bir insanlık dersi verdi, “Özge’ciğim, bizim konuklarımızın sağlıkları o söylediğin rakamlardan daha önemlidir, sen söyleneni yap, hesabımıza yaz, Aydın Havası yap, uzatma” dedi ve sonra da hat koptu.

Herkes bana bakıyor eczanede. Ne de olsa görgü kurallarını unutmuş heyecanlı bir yabancı, şarkî dillerden biri ile cep telefonunda neredeyse bağırarak konuşuyor. Usulca koydum cep telefonumu cebime, diğer ceplerimdeki parayı hesaplamaya çalışıyorum. Kredi kartım var ama ne kadarına yeter ki? Üstelik Nice’te evden bir çıktım mı, bir kaç gezi gerçekleştirip, haftalar sonra dönüyorum, genelde banka ekstreleri ben eve varmadan ulaşmış oluyor. Eşime de kesin talimatım vardır, “Bana gelen ne varsa, özel veya resmi evrak, açıp okuyabilirsin, önemli bir şey varsa atlamayalım” diye…

Genelde kredi kartı ile para harcamayı pek sevmezdim o zamanlar, o nedenle eşim küçük rakamları ödemeye alışkındır ama yine de düşünmeden edemiyorum senaryoyu : Banka ekstresinin zarfını açıyor, önce toplam tutara bakıyor: Atıyorum “Beş Bin Frank”… Büyümüş gözleri ile “Ne ola ki bu?” diyerek açıklamalara göz gezdiriyor :

Charles de Gaulle Havaalanı Merkez Eczanesi – Paris
Yüz yirmi beş kutu / Bin beş yüz adet Dimentikonlu prezervatif bedeli…”

“Olmazsa direk avukatımı ararım, boşanma işlemleri kolay olur” diye geçiriyorum içimden: “Çocukları yırt veya yak, mektupları paylaşalım…”

Sahne iki : Yer, acentanın muhasebe odası. Konu, hesap kesme… Çekim bir :

Operasyon Müdürü
- “Eee, ne harcadın bakalım? Geriye para gettin mi?”

Özge
- “Ehem… Yaklaşık beş milyar (eski TL ile) ekstra prezervatif masrafımız var!”

Operasyon Müdürü
- “Anlamadım?”

Özge Efendi. Hadi beşbingayme ödedin karttan, geriye kalan onbin nasıl olacak? Neyse ki yanımda grubun içecekleri, diğer masrafları ve “olası ekstra harcamaları” için bol avans var “Amerikano doları” olarak. Bundan daha “olası bir ekstra harcama” olabilir mi zaten? Ama eczane de üzerinde Abraham Lincoln olan yeşil banknot kabul etmeyeceğinden, o sıkışıklıkta yaklaşık iki bin doları Fransız Frank’ına çevirip geri gelmem gerekiyor. Zaman da parmaklarımın arasından ince çöl kumu gibi sızıp gidiyor usulca… Yahu bir dur, adamlardan o kadar “mal” çıktı da, teslim aldın da, ödemesi mi kaldı düşünecek?

Tam ben bu “beşibeşkuruştanbeşyumurtakaçkuruş” hesaplarını bitirmiş, hacim konusuna, yani o kadar paketin kaç büyük naylon poşete sığabileceğine dalmışken, gelemeyesice sıra çabuk geldi. Terminale geri dönüp “yokmuş ellerinde” demek kolay gözüküyor ama, bu sefer Havana’da bir icatlar ansiklopedisi çıkacak başıma, her şey daha da zor olacak, bunlar adamı Meksika’ya bile gönderirler Prezervatiften Sorumlu Devlet Bakanı olarak, en iyisi yol yakınken halledeyim, bitsin gitsin diye düşünüyorum.

Bende o zamanlar Fransızca, “yere yatırıp beline balta ile vurduğum” bir düzeyde. Kafamda kurmuşum hangi güzel kelimeler seçmem gerektiğini ve tasarlamışım diyeceklerimi, neden bu kadar istediğimi sorarlarsa diye. Aslında neden açıklama yapayım ki? Sanane, ver işte. Hatta sarma, burada yiyeceğim!”

Siz okuyucularımı fazla sıkmamak için, bundan sonra sevgili eczane kalfası ve ve sevgili eczane sahibini de Türkçe konuşturayım da olaylar akıversin hızlıca…

- Bonjuğr…

Her ne kadar Fransızcam sular seller gibi değilse de, hiç olmazsa boğazı sıkılmışken “r” harfini söyleyebilen dilologlar kadar başarılıyım. Demek ki en azından bu kelimeyi aksansız söyleyebiliyormuşum.

- Şimdi isteyeceğim ürün ve miktarı size biraz fazla görünecek ama, bu bir kamera şakası değil, gerçekten gerekiyor ve parası da bakın elimde hazır.

Adamcağız şaka zannetmesin ve konu uzamasın diye, bir deste dolar çıkarmışım, üzerine de Gold kredi kartımı koymuşum… Eczacı, içinden “Biz bu meslekte neler gördük, bizi artık hiç bir şey şaşırtamaz” edası ile küçümseyen gözlerle bana bakıp, “Keeeskövuvulee?” diye inleyerek ne istediğimi soruyor.

- Üç yüz yetmiş kutu prezervatif almak istiyorum. Medium… Orta Boy. Sade…

O anda sesim biraz yüksek çıkmış olmalı ki, işini bitirip kapıdan çıkmak üzere olan müşteri durdu, başını geriye çevirdi. Arkamdakiler konuşmayı bırakıverdi. Yukarıda floresan ışığın çevresinde dönüp duran karasinek birdenbire duvara attı kendini, vızıldamayı bıraktı. Soğutucular sustu, anonslara ara verildi, uçaklar gaz kesip sessizleşti, tüm havaalanı tek kulak olup bizi dinlemeye başladı.

- Hımmm. Biraz fazla değil mi? Prezervatif? Üç yüz yetmiş dediniz, değil mi?

- Ehem… Evet. Üç yüz yetmiş. Şeyin şeyini şey edecektik te…

Sevgili eczacıbaşı, ince okuma gözlüklerinin üzerinden bir süre baktı ve arka tarafa doğru yürüyerek gözden kayboldu. Ben de o arada farketmeden paraları ve kredi kartımı kasanın önüne koymuşum. Sineğe bir kaş-göz ettim, yeniden uçmaya başladı, işi biten müşteri de kapı dışına çıktı. Uçaklara haber saldım, her şey eski temposuna döner gibi oldu. Rahatladım.

Geri dönen “Mösyö”nün elinde yaklaşık otuz kadar paket vardı.

- Buyurun, üç yüz yetmiş küsur prezervatif…

- Efendim, adet demedim, paket dedim! Üç-yüz-yet-miş-pa-ket… yani yaklaşık dört – beş bin “tane”…

- Paket mi? Bunun gibi otuz değil, üç yüz yetmiş paket mi? Afrika’ya bağış kampanyası mı var?

- Ev… Evettt!.. Gibi…

Şaka yapmadığımı anlaması, daha doğrusu benim anlatabilmem çok uzun sürdü.  Şüpheli bakışlarla bana bakmayı sürdürürken, gözleri de belki gerçekten bir kamera arıyordu, televizyon şakasına kurban olup olmadığını anlamak için.

“Siz yeteri kadar bulmaya çalışırken ben de paramı Fransız Frank’ına çevireyim” diyerek, pasaportumu bıraktım adama, garanti olsun diye.  Üç dakika sonra da geri dönüp “Pasaportum olmadan para değiştirmiyorlar” diyerek üzerimdeki şüpheleri iyice artırdım, bıraktığım pasaportu alıp çıktım, parayı bozdurup geri döndüm, yaklaşık bir kırk dakika daha bekledim. Eczane vitrinindeki tüm sağlıklı yaşam jellerini, diş macunlarını ve Scholl terliklerinin yerleşimini iyice ezberledim. O sırada gelen giden müşterilerin dış görünüşlerinden hangi dertleri olduğunu tahmin edip, kasa önüne geldiklerinde istedikleri ile örtüştürmeye çalıştım. Kendimce tıp biliminde çığır açabilecek yeni bir konsültasyon sistemi geliştirirken, diğer taraftan da geziye çıkmadan önce “Yahu, koskoca beş aktarma saati, havaalanında nasıl geçecek?” diye düşünüyordum, oysa şimdi geç bile kalmaya başlamıştım.

Saat bir diyabetiği iki mide bulantısı geçe genç bir çocuk, kan ter içinde, oflaya puflaya koskoca bir kartonu sürükleyerek eczaneden içeri soktu. İçerideki müşteri kadrosu tümüyle yenilendiğinden, mahçup olma ufkum da genişlemişti bu yeni yüzlere karşı…

Sıra bana geldiğinde kartonu açtık, saymaya başladık paketleri, kolaylık olsun diye önce onlu kuleler yaptık, diktik. Sayma işi uzayacağından, kalfa kuleleri yirmili yapmak istedi, hepsi devrildi, tekrar onluya döndük. Arkamızda yine sıra oluşmaya başlamıştı.

“On, yirmi, elli, yüz… İki yüz, üç yüz, üç yüz elli… Üç yüz yetmiş…” Masanın üzeri tepeleme dolmuştu. “Boş ve sıkıştırılmış” hali ile bile, tüm prezervatifler toplam dört büyük poşete sığabildi. Plastik poşetleri; yırtılmasın, dağılmasın diye “çift kağıtlı” yapmıştım.

Kredi kartımı kullanmayıp, yaklaşık nakit on dört bin Fransız Frank’ı ödedim. İkişer poşeti aldım ellerime, sıkıca tuttum. Üstlerine paket kağıdı koymuştum görülmesin diye, kasa fişini de cebime atıp, pasaport ve biniş kartlarımı dişlerimin arasına sıkıştırarak “Versi-voku-vösyö” diyerek kendimi dışarı attım. Demek ki, diş arasında pasaport olunca, “b” ve “m” harfleri dudakları kapamayı gerektirdiğinden, Fransızca “Merci becaup, Monsieur” çıkmıyormuş ağızdan istendiği gibi…

“Versi voku” bir halde gidiş salonuna yeniden giriş yaptım pasaport kontrolünden geçerek. Dertlerim bitti zannederken, hiç ummadığım bir engel çıktı karşıma :

Simsiyah ağzı, dışarı sarkmış dili ve sallanan gri dişleri ile X-Ray, yani rontgen, yani güvenlik cihazı iştahla beni bekliyordu. Yanlarında da iki güvenlik görevlisi ve bir polis…

“Versi voku” ezikliği ile önce kemerimi, siyah bir kutu içine cep telefonumu ve çantamı, sonra da mecburen poşetleri -ama en azından dik olarak- sonsuza doğru akıp giden siyah banda koydum, hızlı adımlarla derenin karşı tarafına geçip, gelenleri toplamaya başladım. Sırası ile kemer, siyah bir kutu içinde cep telefonu ve çanta geldi, bir kaç saniye sonra da poşetler… Çıkmalıydı… Çıkmadı.. Aslırlar kadar uzun süren bir saniye daha sonra, sallanan gri dişerin arasından önce kırmızı siyah tek bir kutu belirdi. Hemen aldım. Sonra dört-beş tane geldi, sonra onlarcası. Ellerim dolmuştu… Poşetten haber yoktu ama içerilerde bir yere takılmış naylon hışırtısı kulağıma kadar gelmeye başlamıştı. Daha da sonra, artık karşı konulmaz bir çağlayan gibi tüm paketler teker teker yere dökülmeye başladılar. Ayağımın içi ile, kısa pas yaparcasına düşen kutuları bir araya öbek öbek toplama çalışıyordum.

Sonunda, görevlilerden biri şeridi durdurmayı akıl etti, yanıma geldi ve :

- “Mee, se kuasaaaağ?”

diye bağırdı… Nedir bunlaaaar?” diye soruyordu… Diğer görevli de şeridi geri çalıştırmış, her nasılsa ilk içeri girişte devrilmemeyi başaran ikinci poşeti de diğer yönde devirmeyi becermiş, şimdi içindekiler benim arkada bıraktığım taraftan sırada bekleyenlerin ayaklarına dökülmeye başlamıştı.

“Meslek yaşamımda her şeyi gördüm, yaşadım diyecek olan güvenlik görevlisi, emekli olduğunda büyük bir olasılıkla torunlarına, bir gün bir güvenlik taramasında rontgen cihazının her iki ucundan prezervatif kutusu fışkırdığını anlatacak, ufaklıklar da, “Dede, biraz fazla sallamadın mı?” diye dalga geçeceklerdi. Oysa müstakbel dede, o gün o saat o dakikada hikaye değil, elinde tuttuğu kutuları sallıyordu bana…

Hızla yanıt verdim : “Türkiye’den almamışlar, aktarmada tek pasaport bende idi, çıktım aldım, vallahi dağıtacağım şimdi…”

Bana ve size anlamlı gelen cümle, yirmi sene sonra emekli olacak görevliye bir şey ifade etmemişti.

Derin bir nefes aldım… Kendimden emin bir yüz ifadesi, sakin ses tonu, Sorbonne Üniversitesi Frenk Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden ödüllü yüksek Fransızcam ile önce boğazımı temizleyip, anlatmaya başladım :

“Bakınız… Her şey, şirket müdürümüz adıbendesaklı Mistıriks Bey’in Türkiye’den hazırlık yapmadığını uçakta hatırlaması ile başladı. ‘Her türlü’ gereksinimi karşılanan yüz on konuğumuz ile Havana’ya gidiyoruz ve şu anda iç terminaldeler. Ben de, gittiğimizde bulamayabileceğimiz için, bu aktarma sırasında gittim bu prezervatifleri aldım. İzin verirseniz, kırk metre sonra sola dönünce göreceğimiz cafe’de beni bekliyorlar, gidip dağıtacağım…”

Biraz daha aydınlatıcı bir açıklama olduğundan, donuk bakışlarla beni süzmeye devam etseler de, güvenlik görevlileri makinenin içinde sıkışmış poşetleri kurtardılar önce… Hala içleri yarı yarıya dolu idi. Diğer tarafa düşmüş olanları içlerine doldurup bana teslim ettiler.  Benim taraftakileri de boncuk boncuk terlememe rağmen ben topladım, sanırım eksiksiz bir halde hepsi tekrar bana iade edildi. İkişer poşetten dörtlü cephanaler yine hazırdı.

Görevli polis, yine de pek emin olamamıştı durumdan. Yerinden kalktı, Ben size eşlik edeyim bakalım kimmiş şu yüz on arkadaşınız, görelim?” diyerek yanıma geldi.

Bir başka “Versi Voku” töreni ile, arkamızdakilerin şaşkın bakışları arasında kontrol noktasını terk ettik. Kapıya çağırılmamıza dakikalar kala, artık cafede beklemekten sıkılmış yüz on “arkadaşımızın” yanına vardık polis eşliğinde…

Bundan sonraki dakikayı herhalde aynı yerde yan masada oturan kendi halindeki bir Honduras’lı turist gözü ile izlemek daha ilginç :

Ağzına pasaport sıkıştırmış ve boncuk boncuk terlemiş kokartlı bir görevli, yanında Fransız Polisi, cafeden içeri giriyor… Yüz on olmasa da, gelin yarısı diyelim, garip bir dil konuşan elli küsur kişilik bekârlar ordusu aniden ayaklanıp, sevinç gösterileri, alkış ve ıslıklar eşliğinde dört adet tepeleme dolu poşete üşüşüyor ve “Abi bana üç paket yetmez, dört alayım”, “Hımmm, üç sabah desen, beş te gece, bana altı paket ver” diyerek kırmızı siyah paketleri kapışıveriyor…

Ağzına pasaport sıkıştırmış ve boncuk boncuk terlemiş bu kokartlı görevlinin üzerinden büyük bir yük kalkarken, Fransız Polisi de olanı biteni izliyor şaşkınlıkla…

Biz Honduraslı turisti orada gözleri sonuna kadar açılmış halde bırakalım. Bazı arkadaşlarımız da, herhalde kalite kontrolü için paketleri yırtıp “random check” yaparak içini açtığından, sahne daha da ilginç bir hale gelmişti ki, “Paris’ten gelip Havana istikametine devam eden sayın Eğrfrans yolcuları”  anonsu imdadımıza yetişti.

Uçağa bindiğimde yaslandım arkama. “Bir kaç on yıl sonra anılarımda yazarım herhalde” diye kendi kendime mırıldanıp gözlerimi kapattım usulca, her ayrıntıyı beynime yerleştirmeye çalışarak. “Son paragrafı, uçağa girmemle bağlarım” diye düşünmüştüm.

Ama heyhat… Alanda bizden üçer beşer paket kapışanlar, yarı gizli yarı açık, gezinin ortalarına doğru, “Hocam al, biz kullanmadık”, “Fazla almışız, ziyan olmasın”, “Başka gezilerde de dağıtırsın” gibi yüreğimizi sızlatan insani söylemlerle bana kutuları iade etmeye başlamışlardı.

Türkiye’ye dönüş öncesi son günlerde oteldeki odamda, adeta kaderi bana yapışmak üzere çizilmiş olan yüzlerce prezervatif, yine iki poşetin içerisine girmeye başlamıştı.

Tanıdığım Küba’lı doktorlara, Habana Tryp Otel resepsiyonundaki arkadaşlarımıza, sağa sola dağıta dağıta zor bitirdim cephaneyi. Aslında bitiremedim, üç beş paketi de valizime attım…

Tarih tekrar edermiş… Geri dönüp, yorgun argın eve vardığımda, eşim kirli çamaşırlarımı valizimden alırken bu üç beş paketi görüp yanıma geldi ve :

- “Mee, se kuasaaaağ?”

diye bağırdı… Nedir bunlaaaar?” diye soruyordu… Hızla yanıt verdim : “Türkiye’den almamışlar, aktarmada tek pasaport bende idi, çıktım aldım, vallahi dağıtmıştım, bunlar kaldı…”

Bana ve size anlamlı gelen cümle, yirmi sene sonra emekli olacak eşime bir şey ifade etmemişti.

Derin bir nefes aldım… Kendimden emin bir yüz ifadesi, sakin ses tonu, Sorbonne Üniversitesi Frenk Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden ödüllü yüksek Fransızcam ile önce boğazımı temizleyip, anlatmaya başladım :

- “Bak Hanım… Her şey, şirket müdürümüz adıbendesaklı Mistıriks Bey’in Türkiye’den hazırlık yapmadığını uçakta hatırlaması ile başladı…”

Bu yazıyı beğendiyseniz, paylaşınız.